İnsanız ve insan olmanın da açık noktaları var. “Kaçanın kovalanması, kovalananın kaçtıkça değere binmesi” çoğumuzun defalarca yaşadığı, yaşarken pek anlamasak da, sonradan hep onay verdiğimiz bir önerme. Doğru. Gönül kaçanı kovalıyor gerçekten. Birini seviyorsun (çokca sevgili anlamında olsa da, bir arkadaş için bile olabilir) o da bunu anlayınca kaçmaya başlıyor senden.
Taparsan tepilirsin, tepersen tapılırsın (sanırım aslında “4s” olarak geçen kuralın en düzgün yazım şekli!)
Kötü davranmanın prim yaptığını bilen bir kaçan, kötü davranılmaktan keyif alan bir kovalayan!
Oysa sevmekten güzeli var mı? Birini seviyor ve bunu belli ediyorsun. Hatta teslim oluyorsun. Kartları açık oynadığın ve içinden geldiği gibi davrandığın içinse ızdırap çekiyorsun. Veya kaygan zeminde zoru oynayıp, gizemli davrandığında kuvvetli taraf olup, bu sefer peşinden gelinen oluyorsun. Her iki tarafta açık oynasa ya kartlarını demek geliyor insanın içinden…
Peki; okşayan eli itip, tekmeleyen ayağı neden öpüyoruz? Tekmelenmek veya acı çekmek bu sevgi denen şeyin olmazsa olmazı mı? Bilerek, isteyerek, hatta zevk alarak kul köle olmak . Karşımızdakinin bizim bir dediğimi iki etmemesi, hep alttan alması, daha sık arayıp sorması sanırım bizde “tamam, artık o benimdir” algısı yaratıyor. Ve biz insanoğlu sahip olduklarımızın değerini bilmiyor, hep sahip olamadığımızı istiyoruz.
Tutkular sahip oluncaya kadar yaşıyor.
İçimizden geldiği gibi, hiç frene basmadan yaşadığımız… Gözümüzü telefondan ayıramayıp çalan her telefonun, gelen her mesajın ondan olsun istediğimiz… Fazlaca üstüne düşüp ve onu tepemize çıkarttığımız zamanlar…
İşte tüm bunlar kaçanın kendini olduğundan daha güçlü ve daha bağımsız hissetmesini sağlamıyor mu? Çünkü artık o her istediğini yaptırabilen bir konumda, hem de benim kendi tercihimle. Her istediğini yapan, her şeyini feda edebilen kişi ise zayıf karakterlidir önermesi burada devreye giriyor; saygı azalıyor, küçümseme başlıyor.
Kovalayan daha bir hırs yapıyor, artan acı da ondaki motivasyonu tavan yaptırıyor. İstenmemenin bile istenir olmaya tercih edilebileceği bir seviyeye geliniyor. Ve… Kaçanın zorbalıkları kovalayanın tutkusu oluyor. Girdaba bak!
Defalarca “yeter artık” demelerin, anlık mutluluklara tercih edildiği zamanlar… İnsan nedense, kendisine ızdırap çektirenlere yeni ızdırap şansları tanımak konusunda çok hevesli. Sık olmasa da, tersine dönebildiği de oluyor bu durumun. Kaçanın kovalayan, kovalayanın kaçan rolleri alması. Kovalayan kendiyle “samimi” olabilmiş ve gerçekten yeter demiştir artık. Şimdi acı çektirmekten keyif alan, acı çekmekten keyif alır hale gelecektir.
Sadece karşılıklı ve gerçek aşklarda bu söz konusu olmuyor. Her iki tarafın da zaten gözü bir şey görmediği için, kaçma kovalama gizem vs. gündem dışı kalıyor. Oysa ben gerçekten sarıldığımda sevgiliye, gözüm hiç birşeyi görmüyor. Gönül sevmek ister, güvenmek ister. Aşkını pamuklara sarmalayıp sarmak ister!
Şimdi kendime dönüp baktığımda, ne yapacağımı bilmez bir halde, öylece bekliyorum; sevdiceğimin bana geri dönmesini.
Taparsan tepilirsin, tepersen tapılırsın (sanırım aslında “4s” olarak geçen kuralın en düzgün yazım şekli!)
Kötü davranmanın prim yaptığını bilen bir kaçan, kötü davranılmaktan keyif alan bir kovalayan!
Oysa sevmekten güzeli var mı? Birini seviyor ve bunu belli ediyorsun. Hatta teslim oluyorsun. Kartları açık oynadığın ve içinden geldiği gibi davrandığın içinse ızdırap çekiyorsun. Veya kaygan zeminde zoru oynayıp, gizemli davrandığında kuvvetli taraf olup, bu sefer peşinden gelinen oluyorsun. Her iki tarafta açık oynasa ya kartlarını demek geliyor insanın içinden…
Peki; okşayan eli itip, tekmeleyen ayağı neden öpüyoruz? Tekmelenmek veya acı çekmek bu sevgi denen şeyin olmazsa olmazı mı? Bilerek, isteyerek, hatta zevk alarak kul köle olmak . Karşımızdakinin bizim bir dediğimi iki etmemesi, hep alttan alması, daha sık arayıp sorması sanırım bizde “tamam, artık o benimdir” algısı yaratıyor. Ve biz insanoğlu sahip olduklarımızın değerini bilmiyor, hep sahip olamadığımızı istiyoruz.
Tutkular sahip oluncaya kadar yaşıyor.
İçimizden geldiği gibi, hiç frene basmadan yaşadığımız… Gözümüzü telefondan ayıramayıp çalan her telefonun, gelen her mesajın ondan olsun istediğimiz… Fazlaca üstüne düşüp ve onu tepemize çıkarttığımız zamanlar…
İşte tüm bunlar kaçanın kendini olduğundan daha güçlü ve daha bağımsız hissetmesini sağlamıyor mu? Çünkü artık o her istediğini yaptırabilen bir konumda, hem de benim kendi tercihimle. Her istediğini yapan, her şeyini feda edebilen kişi ise zayıf karakterlidir önermesi burada devreye giriyor; saygı azalıyor, küçümseme başlıyor.
Kovalayan daha bir hırs yapıyor, artan acı da ondaki motivasyonu tavan yaptırıyor. İstenmemenin bile istenir olmaya tercih edilebileceği bir seviyeye geliniyor. Ve… Kaçanın zorbalıkları kovalayanın tutkusu oluyor. Girdaba bak!
Defalarca “yeter artık” demelerin, anlık mutluluklara tercih edildiği zamanlar… İnsan nedense, kendisine ızdırap çektirenlere yeni ızdırap şansları tanımak konusunda çok hevesli. Sık olmasa da, tersine dönebildiği de oluyor bu durumun. Kaçanın kovalayan, kovalayanın kaçan rolleri alması. Kovalayan kendiyle “samimi” olabilmiş ve gerçekten yeter demiştir artık. Şimdi acı çektirmekten keyif alan, acı çekmekten keyif alır hale gelecektir.
Sadece karşılıklı ve gerçek aşklarda bu söz konusu olmuyor. Her iki tarafın da zaten gözü bir şey görmediği için, kaçma kovalama gizem vs. gündem dışı kalıyor. Oysa ben gerçekten sarıldığımda sevgiliye, gözüm hiç birşeyi görmüyor. Gönül sevmek ister, güvenmek ister. Aşkını pamuklara sarmalayıp sarmak ister!
Şimdi kendime dönüp baktığımda, ne yapacağımı bilmez bir halde, öylece bekliyorum; sevdiceğimin bana geri dönmesini.

0 yorum:
Yorum Gönder